Türkiye Vegan Derneği (TVD) olarak, 3 Mart Dünya Yaban Hayatı Günü’nde, Türkiye’de yaban hayvanlarının ve yaşam alanlarının çok yönlü bir politik ve ekonomik baskı altında olduğunu vurgulamak istiyoruz. “Koruma” ve “kamu yararı” söylemleri ile uygulamalar arasındaki çelişkileri, son dönemde artan yıkıcı ekoloji ve gıda politikaları bağlamında değerlendirerek, yaban hayatı ve ekosistemler için etik ve adil bir politika değişimi çağrımızı yineleyerek kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.

İklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybı nedeniyle koruma statülerinin güçlendirilmesi gereken kritik bir dönemde; milli parklar, kıyılar, nehirler ve orman alanları üzerinde artan kullanım ve yatırım baskısı, ekolojik bütünlüğü ve hayvanların yaşam hakkını doğrudan tehdit ediyor.

Yaban hayatı bugün yalnızca bireysel ihlallerle değil; yasa değişiklikleri, teşvik politikaları, “kalkınma” ve “kamu yararı” adı altında sürdürülen yıkıcı ekolojik müdahalelerle sistematik biçimde baskı altındadır.

Milli Parklar Kanun Teklifi

Yaban hayatı ve yaşam alanları sermayenin tasarrufuna açılıyor

AK Parti tarafından TBMM gündemine getirilen ve Genel Kurul’da oylanan Milli Parklar Kanun Teklifi, koruma rejimini yapısal olarak dönüştürme riski taşıyor.

Teklif:

  • Koruma alanlarında karar ve denetim yetkilerini Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) düzeyinde tekelleştirip merkezileştiriyor, bilimsel ve bağımsız denetim mekanizmalarını zayıflatıyor ve koruma-kullanma dengesini kullanım ve “sömürü” lehine genişletiyor.
  • Ayrıca korunan alanlarda 49 yıla kadar, uzatma imkânlarıyla 99 yıla varan tahsis ve kullanım modellerinin önünü açıyor.

Bu tür bir düzenleme; milli parkları ve tabiat parklarını fiilen uzun vadeli yatırım alanlarına dönüştürecektir. Aynı zamanda doğanın özel şirketlere ve şahıslara on yıllar sürecek şekilde tahsis edilmesi; ekosistemlerin parçalanmasına, yaban hayvanlarının yaşam alanlarının daralmasına ve kamusal doğal varlıkların sermaye lehine devrine zemin hazırlayacaktır.

Koruma, ekonomik faaliyeti sınırlayan istisnai bir tercih değil, devletin anayasal bir yükümlülüğüdür; ilgili tüm kamu kurumlarının başlıca görev ve sorumluluklarından biridir.

Koruma statüsü taşıyan alanların “kamu yararı”, “kalkınma” ve “sürdürülebilir kullanım” söylemleriyle yapılaşmaya ve yatırım projelerine açılması, koruma hukukunun tersine çevrilmesi anlamına gelir. Ekosistemler parçalandığında yalnızca bir alan kaybedilmez; su döngüsü, türler arası besin zinciri ve ekolojik ilişkiler geri dönülmez biçimde zarar görür.

Kıyılar ve orman alanları

Statü değişiklikleriyle daralan habitatlar

Birinci derece doğal sit alanlarının “sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı” kategorisine geçirilmesi gibi son dönemdeki güncel uygulamalar, kıyı ekosistemlerini doğrudan etkileyecektir. Bu statü değişiklikleri; deniz canlılarının ve deniz memelilerinin, kıyı kuşlarının ve diğer yaban hayvanlarının yaşam alanlarını daraltmakla kalmıyor, kıyıların kamusal ve ekolojik niteliğini de zayıflatıyor.

Benzer biçimde, orman alanlarının tek bir imzayla, Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yakın zamanda yine orman vasfından çıkarılması uygulamaları da, habitat bütünlüğünü bozuyor ve yaban hayvanlarını parçalanmış, daralmış alanlara sıkıştırıyor.

Yaşam alanlarının hukuki statüsünde yapılan her olumsuz değişiklik, hayvanların yaşam hakkını doğrudan etkileyen ve politik-ekonomik çıkar zincirindeki sorunlu bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

Yasal avcılık ve kaçak avcılık

Yaban hayatı metalaştırılıyor

Yaban hayvanlarının yaşam hakkı; onları korumakla yükümlü DKMP ile Tarım ve Orman Bakanlığı gibi kamu kurumlarının yönetiminde sürdürülen yasal avcılık politikalarıyla ihlal edilmeye devam ediyor.

Meclis Genel Kurulu gündemindeki Milli Parklar Kanun Teklifi ile kaçak avcılığa ilişkin yaptırımların zayıflatılması da caydırıcılığı azaltıyor, cezasızlığı artırıyor ve koruma anlayışını zedeliyor. Yasadışı avcılık, ilgili maddelerle adeta teşvik ediliyor.

Yaban hayvanlarını sayısal veri, ekonomik değer ve av kaynağı olarak tanımlayan yaklaşım ve politikalar, onları özne olmaktan çıkarıyor. Eğlence, spor ya da turizm geliri gerekçesiyle öldürmeyi meşrulaştıran hiçbir politika, ekolojik denge ve doğa koruma iddiasıyla savunulamaz.

“Kota”, “popülasyon yönetimi” ve “av turizmi” gibi kavramlarla öldürmenin teknik ve idari bir meseleye indirgenmesini kabul etmiyoruz. Çünkü 2020-2023 yılları arasında Türkiye’nin farklı illerindeki av turizmi ihalelerinin ve Merkez Av Komisyonu kararlarının iptali için açtığımız ve neredeyse tamamını kazandığımız seri davalarda da vurguladığımız gibi av cinayettir ve yasaklanmalıdır.

Hayvancılık teşvikleri

İklim, etik ve politika arasındaki çelişki

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan hayvancılık destek ve teşvik programları da iklim hedefleri ve ekolojik bütünlükle açık biçimde çelişiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %14–15’i hayvancılık sektöründen kaynaklanıyor. Küresel metan emisyonlarının önemli bir bölümü insan tüketimi için yetiştirilen hayvanlardan ve gübre yönetiminden geliyor. Metan gazı ise, 20 yıllık zaman diliminde karbondioksite kıyasla yaklaşık 80 kat daha yüksek ısı tutma potansiyeline sahip.

Hayvancılık ve hayvansal tüketime dayalı gıda politikaları;

  • ormansızlaşma,
  • yoğun su kullanımı,
  • mera açma ve yem üretimi için habitat tahribatı,
  • toprak ve su kirliliği gibi çok boyutlu ekolojik sonuçlar doğuruyor.

Yüksek emisyonlu ve geniş arazi kullanımına dayanan bu gıda sisteminin dünyada ve Türkiye’de hükümetler eliyle teşvik edilmesi, bitki bazlı üretim ve beslenmeye dair farkındalık ve teşvik sağlanmaması, iklim politikalarıyla açık bir çelişki yaratıyor.

Bunun ötesinde, hayvanların sistematik sömürüsüne dayanan bir üretim modelinin kamu kaynaklarıyla desteklenmesi etik ve politik açıdan da sorunlu.

Antalya COP31 süreci

Ekolojik tutarsızlık

Türkiye’nin Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31 süreci yaklaşırken, iklim diplomasisi ile iç politika uygulamaları arasında da tutarlılık bekliyoruz.

Korunan alanların yatırım baskısına açılması, orman statülerinin değiştirilmesi ve hayvancılık gibi yüksek emisyonlu sektörlerin teşvik edilmesi; iklim müzakerelerinde verilen mesajlarla örtüşmüyor.

İklim krizi yalnızca karbon hesabına indirgenemez.

  • Ormanların, nehirlerin, sulak alanların, kıyıların ve milli parkların bütüncül biçimde korunması zorunludur.
  • Yaban hayatı ve korunması “tür bazlı” değil, “habitat bütünlüğü” temelinde ele alınmalıdır.
  • Hayvanlar ekonomik kaynak değil, yaşam hakkına sahip bireyler olarak tanınmalıdır.
  • Koruma statülerini zayıflatan, yaşam alanlarını daraltan ve hayvanları metalaştıran politikalar terk edilmeli; ekolojik bütünlüğü, hayvanların yaşam hakkını ve anayasal çevre hakkını esas alan gerçek bir koruma yaklaşımı benimsenmelidir.
  • İklim krizinin en temel sebeplerinden biri olan hayvancılık ve hayvan tüketimi değil, etik bitki bazlı üretim ve tüketim gibi etik ve adil gıda sistemleri inşa edilip teşvik edilmelidir.

3 Mart Dünya Yaban Hayatı Günü’nde çağrımız net:

Hayvanları, yaşam alanlarını ve ekosistem bütünlüğünü yatırım ve sömürü politikalarına karşı koruyan; bireylerin ve toplumun anayasal çevre hakkını ve türler arası adaleti esas alan gerçek bir koruma rejimi derhal hayata geçirilmelidir.

Önceki İçerikTBMM izniyle 99 yıllığına talan: Milli Parklar kanun teklifi ve Çevre Kanunu değişikliği
Sonraki İçerik8 Mart: Vegan feminizm tarihine etki eden kadınlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.