Açtığımız davalar sonucunda Danıştay’ın, kesin koruma altındaki kızılsırtlı örümcek kuşunun atmacacılık av faaliyetleri kapsamında kullanılmasını hukuka aykırı bularak iptal etmesinin ardından Tarım ve Orman Bakanlığı kararı temyize taşıdı. Bakanlık şimdi de, koruma altındaki bu türün atmacacılık kapsamında yakalanıp kullanılmasını Bern Sözleşmesi’nin “istisna” hükümleri üzerinden savunmaya çalışıyor. Oysa Bakanlığın kendi raporu yaklaşık 300 kuşun ölümüne işaret ederken, sunduğu belgeler ciddi bilimsel, hukuki ve denetim eksiklikleri de içeriyor. Geçtiğimiz günlerde hukuka, mantığa, bilimsel gerçeklere aykırı olduğu ilk bakışta anlaşılan bu başvuruya karşı kapsamlı cevaplarımızı ve savunmamızı da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na sunduk.
Türkiye Vegan Derneği (TVD) olarak Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) ile birlikte, 2022–2023 av dönemine ilişkin Merkez Av Komisyonu kararları ve av talimatlarının iptali talebiyle Danıştay’da açtığımız davada hukuki mücadelemiz devam ediyor.
Bu mücadeleyi yalnızca kaç hayvanın öldüğü, kaçının yaralandığı veya avcılığın hangi yöntemlerle gerçekleştirildiği üzerinden yürütmüyoruz. Yaban hayvanlarının insanların hobisi, eğlencesi veya avcılık faaliyetleri için yakalanmasına, özgürlüklerinden mahrum bırakılmasına, kullanılmasına, evcilleştirilmesine ve öldürülmesine karşı, yaşam hakkını esas alan bir hukuk anlayışının yerleşmesi için mücadele ediyoruz.
Hak temelli itirazımızın yanı sıra, dava dosyaları av katliamı ile birlikte atmacacılık uygulamalarının mevcut koruma hukukunun kendi kuralları ve yükümlülükleri bakımından da ciddi çelişkiler ve hukuka aykırılıklar taşıdığını ortaya koyuyor.
Tıpkı daha önce av turizmi kararlarının iptali için açtığımız veya müdahillik başvurusunda bulunduğumuz pek çok davada olduğu gibi…
Avlanacak hayvanların sayısında avcıların beyanları esas alındı
Dosya kapsamında Tarım ve Orman Bakanlığı, daha önce avlanacak hayvanların sayısının avcıların doldurdukları formlar uyarınca belirlendiğini, bizzat kendilerinin sundukları formlar ve savunmalarla ortaya koymuştu.
Ancak Danıştay 10. Daire, bu temelsiz ve haksız savunmayı diğer türler bakımından geçerli kabul ederken, kızılsırtlı örümcek kuşunun (Lanius collurio) atmacacılık bağlamında yakalanıp kullanılmasını hukuka aykırı bularak iptal etmişti. Diğer türlerin avlanmasına ilişkin düzenlemeler ise yürürlükte kalmıştı
Bakanlık, hukuka aykırı bulunan tek düzenlemeyi de temyize taşıdı
Tarım ve Orman Bakanlığı, Danıştay 10. Daire’nin hukuka aykırı bularak iptal ettiği, kesin koruma altındaki kızılsırtlı örümcek kuşuna ilişkin düzenlemeyi temyize taşıdı.
Bakanlık; atmacacılık av faaliyetinin sınırlı bölgelerde ve belirlenen limitler dahilinde gerçekleştirildiğini, kuşların daha sonra canlı olarak doğaya bırakıldığını ve kurallara uymayan atmacacıların sertifikalarının iptal edildiğini ileri sürdü.
Geçtiğimiz günlerde Bakanlığın bu iddialarına ve sonradan sunduğu belgelere karşı ayrıntılı cevabımızı Danıştay’a sunduk. Başvurumuzda, kızılsırtlı örümcek kuşunu koruyan iptal kararının korunmasını; diğer türlere ilişkin dava konusu av kararlarının da iptal edilmesini istedik.



Ölüm ile birlikte esaret, evcilleştirme ve hayvana işkence fiilleri
Kuşların “zarar görmeden doğaya salındığı” iddiasının gerçeği yansıtmadığını avcı beyanları, akademik yayınlar ve belgesel görüntüleriyle mahkemeye sunduk.
Atmacacılıkta kızılsırtlı örümcek kuşu doğadan yakalanıyor, özgürlüğünden mahrum bırakılıyor ve başka bir yabani hayvanı, yani atmacayı yakalayabilmek için canlı araç olarak kullanılıyor. Bir kuşun sonunda canlı olarak doğaya bırakılması; yakalanmasını ve bu süreçte meta haline getirilmesini etik açıdan kabul edilebilir hale getirmiyor.
Atmacacıların kendi anlatımlarında, akademik çalışmalarda ve TRT Belgesel başta olmak üzere uygulamayı gösteren görüntülerde kızılsırtlı örümcek kuşlarının bir çubuğa bağlandığı, elle beslenmeye zorlandığı ve görüşlerinin sınırlandırılması amacıyla gözlerinin üzerine meşin parçalarının UHU, 404 veya Japon yapıştırıcısı gibi maddelerle yapıştırıldığı anlatılıyor.
Ardından kuş, atmacayı yakalayabilmek için canlı tuzak olarak kullanılıyor.
Bir hayvanın bu süreçten sağ çıktığı iddiası, maruz bırakıldığı muameleyi meşru hale getirmez. Dahası, bir canlının görüş alanını kimyasallarla kapatmak ve onu canlı tuzak olarak kullanmak, açık bir hayvana kötü muamele ve eziyet fiilidir.
Ayrıca, sezon sonunda serbest bırakıldığı iddia edilen kızılsırtlı örümcek kuşları, bilimsel çalışmalara göre, Ekim ortasına kadar esir tutuldukları için doğal göç takvimlerini ve içsel reflekslerini kaybediyor. Kışı Afrika’nın Sahel bölgesinde geçiren bu tür, türdaşlarının göç dalgası sona erdikten sonra doğaya bırakıldığında yalnızlığa ve mevsimsel koşullara hazırlıksız şekilde ölüme sürükleniyor.
Bakanlığın kendi raporu: Yaklaşık 6.000 kuş, tahmini %5 ölüm
Bunun ötesinde, Bakanlığın kendi verileri “kuşların canlı olarak doğaya bırakıldığı” yönündeki savunmasının da ne kadar eksik olduğunu ortaya koyuyor: Bakanlık mahkemeye sunduğu dilekçede kuşların “zarar verilmeden doğaya canlı bırakıldığını” ileri sürüyor. Oysa Bern Komitesi’ne sunduğu raporda, uygulamaya yaklaşık 6.000 kuşun konu edildiğini ve “tahmini” %5 ölüm oranı bulunduğunu bizzat bildiriyor.
Bu iki veri birlikte değerlendirildiğinde, Bakanlığın kendi tahmini yaklaşık 300 koruma altındaki kuşun ölümüne işaret ediyor. Üstelik bu rakam tahmini bir ölüm oranına dayanıyor. Avcılarca bildirilmeyen veya denetimle tespit edilmeyen ölümlerin bulunup bulunmadığını ve varsa bunların sayısını ortaya koyacak kapsamlı ve şeffaf bir izleme verisi de dosyada yer almıyor.
Bakanlığın kendi raporuna göre bildirimler AVBİS üzerinden, beyana dayalı olarak alınıyor. Buna karşılık sahadaki denetimlerin kapsamını ve etkinliğini ortaya koyan herhangi bir somut veri sunulmuyor. Dolayısıyla bakanlığın “sıkı denetim” iddiası soyut bir beyanın ötesine geçemezken, mevcut veriler denetim mekanizmasındaki ciddi boşlukları gözler önüne seriyor.
Bir hayvanın dahi hobi veya gelenek uğruna yakalanması, kullanılması ve öldürülmesi yaşam hakkı bağlamında kabul edilemezken; Bakanlığın açıkladığı ölüm oranı bu uygulamanın “zararsız” olduğu yönündeki savunmayı kendi verileriyle ayrıca çürütüyor.
Hangi “sıkı denetim”?
Bakanlık savunmasında, uygulamanın denetimli olduğunu ve kurallara uymayanların sertifikalarının iptal edildiğini de ileri sürüyor.
Ancak Bakanlık; kaç kuşun fiilen yakalandığını, kaçının yaralandığını, yakalama ve elde tutma sırasında kaçının öldüğünü, kaçının gerçekten serbest bırakıldığını, bırakılan kuşların akıbetinin izlenip izlenmediğini ve ihlaller nedeniyle kaç lisansın iptal edildiğini ortaya koyan kapsamlı saha kayıtlarını, bilimsel izleme verilerini ve istatistikleri mahkemeye sunabilmiş değil.
Bu eksiklikleri vurgulamamız, yeterli denetim altında böyle bir uygulamayı kabul edilebilir gördüğümüz anlamına gelmiyor.
Aksine Bakanlık, hak temelli olarak karşı çıktığımız bu müdahaleyi mevcut hukuk içinde savunmaya çalışırken, kendi ileri sürdüğü “sıkı denetim” koşulunu dahi somut verilerle ortaya koyamıyor.
Kuş türü için “yabani bitkiler” seçeneği işaretlenmiş
Bakanlığın Bern Sözleşmesi kapsamında yaptığı bildirimdeki bir başka çelişki ise daha da dikkat çekici: Bakanlık, kesin koruma altındaki kızılsırtlı örümcek kuşunun yakalanmasını Bern Sözleşmesi’nin 9. maddesindeki “istisna” hükümlerine dayandırmaya çalışıyor. Ancak Bakanlığın Bern Komitesi’ne sunduğu resmi raporda, kuşun yakalanma gerekçesi olarak “judicious exploitation of certain wild plants in small numbers under certain conditions” seçeneği işaretlenmiş durumda.
Bu terimin Türkçe karşılığı “belirli koşullar altında ve az sayıda bazı yabani bitkilerin ihtiyatlı kullanımı” anlamına geliyor. Kesin koruma altındaki yabani bir türün yakalanmasına izin verilmesini haklı göstermek üzere kullanılan uluslararası bir istisna mekanizmasında Bakanlık, hangi istisna gerekçesine dayandığını form üzerinde dahi doğru ve tutarlı biçimde ortaya koyamıyor. Bu durum, uygulamanın hukuki ve bilimsel dayanaklarının ne ölçüde değerlendirildiğine ilişkin çok daha temel bir sorunu gözler önüne seriyor.
Kesin koruma altındaki yabani bir kuş türünün geleceğini, uluslararası bildirim formunda bitki seçeneğini işaretleyecek kadar tutarsız şekilde ele alan bir idarenin “sıkı denetim yapıyoruz” iddiası bilimsel ve hukuki gerçeklikle bağdaşmıyor.
“İstisna”, koruma ilkesini tersine çeviremez
Kızılsırtlı örümcek kuşu, Türkiye’nin Bern Sözleşmesi’ne taraf olurken çekince koyduğu türler arasında değil. Bakanlık ise kesin koruma rejiminin istisnai olarak aşılmasına imkân veren Bern Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayanarak atmacacılık uygulamasını savunmaya çalışıyor.
Sözleşmeye göre Bir istisna hükmü, bir grubun hobi veya gelenek olarak sürdürmek istediği faaliyeti korumak amacıyla genel koruma ilkesini tersine çevirecek biçimde kullanılamaz.
Bern Sözleşmesi’nin 9. maddesi, aynı zamanda istisnanın hayata geçirilebilmesi için “başka hiçbir tatmin edici çözümün bulunmaması” şartını da koşar. Oysa Bakanlık, kızılsırtlı örümcek kuşunun ve atmacanın yakalanmasının neden “zorunlu” olduğunu; koruma rejimine ve canlıların yaşam hakkına müdahale etmeyen alternatiflerin neden değerlendirilmediğini bilimsel ve hukuki açıdan ortaya koyabilmiş değil.
TVD olarak altını bir kez daha çiziyoruz: Atmacacılık, zincirleme bir av faaliyetidir. Bir kültür ve gelenek olarak tanımlanıp yaşatılacaksa, bu ancak hiçbir hayvanın yakalanmadığı, tutsak edilmediği ve öldürülmediği, yani hayvan kullanımının tamamen sona erdirildiği bir biçime dönüşmesiyle mümkün olabilir. İddia edilen atmaca ve kızılsırtlı örümcek kuşu “tutkusunu” geleceğe aktarmanın yolu; yaban hayvanlarını dört duvar arasındaki tüneklerde, sigara dumanıyla dolu kahvehanelerde, bağ altında veya kimyasallarla yapıştırılmış gözlerle esir etmek, insan zulmüne maruz bırakmak olamaz.
21. yüzyılda geleceğe miras bırakmamız gereken tek gelenek, hayvanların doğada özgürce yaşama hakkını savunmak olmalıdır; hayvanları kendi çıkarlarımız için kullanmak değil.
Edebiyatla, müzikle, sözlü tarih çalışmalarıyla, bölgenin bitki ve hayvan zenginliğinin korunmasıyla ve yırtıcı kuşların göç yollarının güvenceye alınmasıyla ancak yerel hafızanın korunmasından, doğayla etik bir bağ kurmaktan ve bu birikimi yaşatmaktan söz edilebilir.






“Hobidaş” terimi ve hangi “kamu yararı”?
Avcıların kendi aralarında ve basın demeçlerinde son derece doğal bir şekilde birbirileri için “hobidaş” ifadesini kullanmaları, bu faaliyetin hobi olarak görüldüğünü net biçimde gösteriyor. Kişisel ilgi alanları veya bir başka canlıyı “öldürme” hırsı, biyoçeşitliliğin ve çevrenin korunmasındaki üstün kamu yararının önüne geçemez.
Daha da önemlisi; bir faaliyetin hobi, gelenek, kültür veya ata sporu olarak adlandırılması; yaban hayvanlarının özgürlüklerinden mahrum bırakılmasını, avcılığın aracı haline getirilmesini veya öldürülmesini haklı kılamaz.
Hayvanların temel hakları, insanların kişisel zevkleri ve hobileri karşısında pazarlık konusu yapılamaz.
2026 tarihli rapor, 2022’deki işlemi geriye dönük hukuka uygun hale getiremez
Dava konusu işlemler 2022–2023 av dönemine ilişkin. Bakanlığın mahkemeye atmacacılık bağlamında dayanak olarak sunduğu Bern Sözleşmesi raporu ise 2026 tarihli. Üstelik kızılsırtlı örümcek kuşu, Türkiye’nin Bern Sözleşmesi kapsamında çekince koyduğu türler arasında değil.
Bakanlık, 2026 yılında Milli Parklar Kanunu’na “geleneksel avcılık” kavramının eklenmesine ve Bern Sözleşmesi kapsamında ancak Haziran 2026’da sunduğu rapora dayanarak, 2022 yılında tesis edilen işlemi savunmaya çalışıyor. Oysa sonradan yapılan bir yasal düzenleme veya hazırlanan bir rapor, yıllar önce tesis edilmiş bir işlemin hukuki ve bilimsel dayanağını geriye dönük olarak oluşturamaz.
İdari işlemlerin hukuka uygunluğu kural olarak tesis edildikleri tarihteki hukuki ve maddi durum üzerinden değerlendirilir.
Dolayısıyla 2026 yılında hazırlanan bir rapor, 2022’de alınan karar öncesinde bulunması gereken bilimsel değerlendirmeyi, popülasyon analizini veya hukuki gerekçeyi sonradan yaratamaz.
Dahası, Bakanlığın 2026 tarihli kendi raporunda yer verdiği ölüm oranı, 2022’deki işlemi geriye dönük meşrulaştırmak bir yana, uygulamanın koruma altındaki kuşlar üzerindeki sonuçlarını ortaya koyan ve Bakanlığın savunmasını ayrıca sorgulanır hale getiren bir veri niteliğinde.
Doğayı ve hayvanları koruma görevi, “avcılığı koruma” vasfına bürünemez
TVD olarak avcılığa karşı hukuki mücadelemizi yalnızca belirli bir türün kaç bireyinin öldürülebileceğine ilişkin sayısal bir tartışma olarak görmüyoruz. Mücadele ettiğimiz temel sorun, yaban hayvanlarının öldürülebilecek “kota”, yakalanabilecek “limit” veya başka hayvanları yakalamaya yarayan araçlar olarak görülmesi, kullanılması.
Bilimsel veri eksikliği, denetimsizlik, Bakanlığın kendi belgeleri arasındaki çelişkiler ve Bern Sözleşmesi’nin istisna hükümlerinin karşılanmaması ise bu temel hak ihlalinin, mevcut hukuk bakımından da savunulamaz olduğunu ortaya koyuyor.
Doğayı ve yaban hayatını korumakla görevli kurumların görevi, avcılığın ve belirli grupların hobilerinin devamını sağlamak değil; hayvanları ve yaşam alanlarını korumaktır.
Davayı da, Bern Sözleşmesi sürecini de takip edeceğiz
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na, Bakanlığın temyizini reddederek kızılsırtlı örümcek kuşunu korumaya alan kararın korunması; bizim temyizimizin ise kabul edilerek diğer türler bakımından da dava konusu av kararlarının iptal edilmesi çağrımızı yineliyoruz.
Hukuki mücadelemizi bununla da sınırlı tutmayacağız. Bakanlığın Bern Sözleşmesi kapsamında sunduğu bildirimdeki çelişkileri, ölüm oranını, bilimsel ve hukuki eksiklikleri ve istisna hükümlerinin kullanımını Bern Sözleşmesi’nin ilgili mekanizmaları nezdinde de gündeme getirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Hayvanların yaşamı ve özgürlüğü bir grubun hobisinin, geleneğinin veya avcılık faaliyetinin aracı değildir. Sömürü, bu tanımlarla meşru hale getirilemez.
–
Kapak fotoğrafı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
–























