Batı Avustralya’daki Leschenault Halici’nde çalışan Geographe Marine Research araştırmacıları, 4 Ağustos’ta bir anne yunus ile ilgili bir olaya tanıklık etti. “Fraggle” adı verilen afalina (Tursiops truncatus) türü anne yunus, henüz iki haftalık olan yavrusu öldükten sonra onu bırakmadı. 11 gün boyunca suyun yüzeyine çıkarıp nefes aldırmaya çalıştı, sırtında taşıdı ve sürüsündeki diğer yunuslarla birlikte yavrusunun bedeninden ayrılmadı. Görüntüler kısa sürede dünya basınında milyonlarca kişiye ulaştı. Biz de, bu haberden yola çıkarak, hangi hayvanların duygularını ve yaşam hakkını değerli gördüğümüze dair ölçütlerimizi sorgulamak için bir alan açmak istedik.
Yunuslarda yas ve keder benzeri davranışlar
Araştırmacılar bu davranışı tanımlarken “epimeletic behaviour” kavramını kullanıyor. Bu terim; hasta, yaralı ya da ölmekte olan bir bireye bakım göstermeye, onu desteklemeye ve ölümünden sonra da bedenine yönelik bakım davranışlarının sürdürülmesine verilen bilimsel isim. Geographe Marine Research’ün baş araştırmacısı Capri Jolliffe, yunusların ve yüksek sosyal bilişe sahip birçok hayvanın kayıptan sonra insanların deneyimlediğine benzeyen yas süreçleri yaşayabildiğine dair güçlü bilimsel kanıtlar bulunduğunu söylüyor.
Jolliffe’e göre özellikle yunuslar, yaşamları boyunca az sayıda yavru dünyaya getirdikleri ve her yavruya yoğun ebeveyn ilgisi gösterdikleri için anne ve yavru arasındaki bağları son derece güçlü hayvanlar. Normalde bu davranış üç ila yedi gün sürerken, Fraggle yavrusunu 11 gün boyunca bırakmadı. Araştırmacılar bunun, şimdiye kadar belgelenmiş en uzun vakalardan biri olabileceğini düşünüyor. Ek olarak, Fraggle’da olduğu gibi, yas benzeri davranış gösteren anneler çoğu zaman beslenmeyi bırakıyor.
Bu olay, Fraggle’ın ilk kaybı da değildi. Araştırmacılar, anne yunusun son yedi yıl içinde dünyaya getirdiği dört yavrusunu da kaybettiğini belirtiyor. Bu nedenle bazı bilim insanları, önceki kayıpların da bu son davranışın süresini etkileyip etkilemediğinin araştırılması gerektiğini düşünüyor.
Ayrıca yunuslarda sık sık gözlenen bir davranışa da makalede atıfta bulunuluyor: Süreç boyunca sürü üyelerinin de anneyi yalnız bırakmadığı, diğer yunusların sık sık yanına gelerek onunla birlikte yüzdüğü ve sosyal bağlarını sürdürdüğü aktarılıyor.
Bugüne kadar kaydedilen ölü yavru taşıma vakalarının yaklaşık %75’i anne yunuslara ait.
Rodney Peterson ve Capri Jolliffe’nin ekibi, bu davranışın istisnai olmadığını; bölgede hemen her yıl benzer yas benzeri davranışlar gözlemlediklerini belirtiyor. Jolliffe’nin ifadesiyle, “Yunusların duygusal yaşamlarını hâlâ tam olarak anlayabilmiş değiliz.”
Hayvanlarda yas, keder ve veda benzeri davranışlar oldukça yaygın. Özellikle yunuslarda bu vakanın benzeri oldukça sık görülüyor. İlk video anne yunus Fraggle’ı görüyorsunuz. Diğerlerinde ise; et, süt, yumurta, giyim / moda sektörleri için hayvancılık endüstrisinin yavrularından ve arkadaşlarından ayırdığı milyarlarca inekten ve tavuktan yalnızca bazılarını… Fotoğraf: Geographe Marine Research
Yunuslara Özgürlük Platformu’nun bir başka vaka üzerinden aktardığı gibi; yunuslarda “‘ölü türdeşlerine bakma, ilgi gösterme ve özenli hareket etme” davranışı aslında pek de şaşırtıcı değil. Hayvanlarda, özellikle de deniz memelilerinde acı, yas tutma ve keder tepkilerine benzeyen davranışların yaygınlığını kanıtlayan pek çok araştırma literatürde mevcut. Hatta Haziran 2018’de Zoology dergisinde yayımlanan bilimsel bir çalışma yunusların bu tür davranışları, diğer setase (yunuslar ve balinalar) türlerine oranla 18 kat daha fazla gösterme eğilimi olduğunu dile getiriyor. Özellikle dişilerin ölü türdeşleriyle ilgilenmesinin altında yatan nedenin korumaya, canlandırmaya ve kurtarmaya çalışma veya yas tutma davranışı olduğu düşünülüyor.”
Mart 2024’te İstanbul Boğazı’nda da benzer bir davranış gözlemlenmişti: Bir yetişkin yunus en az altı gün boyunca, Zeytinburnu ile Yeşilköy sahili arasındaki 7 km’lik bir alanda, hayatını kaybeden yoldaşının yanından ayrılmayarak güçlü sosyal bağları ve yas benzeri tepkileri gözler önüne sermişti. Bu olay, İstanbul Üniversitesi’nden deniz memelisi uzmanları tarafından bilimsel olarak belgelenmişti. Bu çalışmaya göre; refakat eden yunusta, “genellikle ölü bireyin yanında bekleme davranışı sergilediği gözlemlenmiştir. Herhangi bir tekne ile yaklaşıldığında, refakatçinin sırt yüzgecini ölü bireyin yüzgeçlerine iliştirerek sürüklediği veya başıyla iterek ölü bireyi tekneden uzaklaştırdığı görülmüştür.”
Peki, bir anne yunusun acısı milyonları derinden etkilerken, benzer bağlar kuran diğer hayvanların yaşadıkları neden dikkatimizi çekmiyor, neden ana akım basın yayın organlarında haber olmuyor?
Sığırların güçlü aile bağları
Araştırmalar, yakın sosyal bağ kurdukları bireylerden ayrılan sığırların davranışlarında ve fizyolojilerinde belirgin değişiklikler olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar bunun olumsuz bir duygusal deneyimle ilişkili olduğunu belirtirken, bu deneyimin doğasını anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu da vurguluyor.
Bilimsel araştırmaların yanı sıra, hayvanlarla birlikte yaşayan kişilerin uzun süreli gözlemleri ve deneyimleri, sığırların yalnızca sürü halinde yaşayan hayvanlar olmadığını; belirli bireylerle uzun süreli arkadaşlık ilişkileri kurduklarını, sosyal bağlarını yıllarca koruyabildiklerini ve birlikte oldukları bireylerden ayrıldıklarında belirgin stres belirtileri gösterdiklerini ortaya koyuyor. En yakın arkadaşlarıyla birlikte olduklarında kalp atış hızlarının düştüğü ve daha sakin davrandıkları da kanıtlanmış durumda.
Sweet Farm Program Direktörü Carol Messina, yıllardır kurtarılan sığırlarla çalışan biri olarak bunu şöyle anlatıyor: “Tıpkı insanlar gibi onların da sosyal ihtiyaçları var. Arkadaşlarının ilgisine ve sosyal iletişime çok açıklar.”
Messina’ya göre her sürünün kendine özgü bir sosyal yapısı bulunuyor. Bazı bireyler günlerini hep aynı arkadaşlarıyla geçiriyor; hatta geceleri yan yana uyumayı tercih ediyor. Bu sosyal bağlar yalnızca arkadaşlıkla da sınırlı değil. Anne ve yavru arasındaki bağ da son derece güçlü.
Dean Farm Trust’tan Sam Clews, annelerinden ayrılan buzağıların günlerce annelerini aradığını gözlemlediklerini anlatıyor:
“Etleri için yetiştirilmek üzere annelerinden ayrılan yavrular bize geldiklerinde sürekli parmaklarımızı emiyorlardı. Annelerinin yanındaki güven duygusunu yeniden yaşamaya çalışıyorlardı.”
Bilimsel çalışmalar da anne ve yavrunun ayrılmasının hem annede hem de yavruda yoğun stres tepkileri, uzun süreli seslenme davranışları ve davranış değişikliklerine yol açtığını gösteriyor.
Tavuklar da kayıplara duyarlı
Tavuklar çoğu zaman yalnızca yumurta veya “et” üretimiyle ilişkilendiriliyor. Oysa hayvan davranışları üzerine yapılan çalışmalar, onların karmaşık sosyal ilişkiler kurduğunu, yüzden fazla bireyi ayırt edebildiğini, birbirlerinden öğrenebildiğini ve güçlü sosyal hafızaya sahip olduklarını ortaya koyuyor.
Araştırmalar, sürüden bir bireyin kaybının ardından tavukların davranışlarının değişebildiğini gösteriyor.
Bazıları geçici olarak daha sessiz davranabiliyor, yeme ve içmeden kesilebiliyor, ölen bireyin bulunduğu bölgede daha uzun süre kalabiliyor ve sürü içindeki sosyal düzen yeniden oluşana kadar grup dinamiklerinde değişiklikler gözlenebiliyor.
Çıkardıkları seslerin dahi somut bir şekilde değişiklik gösterdiğini aktaran kayıtlar mevcut.
Bristol Üniversitesi’nden hayvan davranışları araştırmacısı Dr. Joanne Edgar, tavukların yalnızca kendi yaşadıklarına değil, diğer bireylerin duygusal durumlarına da tepki verebildiğini gösteren çalışmalarıyla tanınıyor. Edgar’ın araştırmalarında, yavrularının strese girdiğini gören anne tavukların kalp atış hızlarının arttığı, göz sıcaklıklarının yükseldiği ve yavrularına daha fazla koruyucu seslenme davranışı gösterdiği ortaya kondu. Bu bulgular, tavukların başkalarının yaşadığı sıkıntıya fizyolojik düzeyde tepki verebildiğini gösteren ilk deneysel kanıtlar arasında yer alıyor.
Kayıp gönderge ve seçici empati
Yunuslar, inekler ve tavuklar… Yaşam alanları ve biçimleri farklı olsa da bilim, hepsinin güçlü sosyal bağlar kurduğunu; aile bireylerini tanıdığını; arkadaşlık ilişkileri geliştirdiğini ve kayıp, ayrılık ya da stres karşısında davranışsal ve fizyolojik tepkiler verdiğini ortaya koyuyor.
Bir anne yunusun 11 gün boyunca yavrusunu sırtında taşıması dünya gündeminde geniş yer bulurken, her gün annelerinden ayrılan buzağıların ve sürüsünden koparılan tavukların sesleri ve öyküleri neden aynı görünürlüğe sahip değil?
Hayvan davranışları üzerine yapılan araştırmalar, yunusların, sığırların, tavukların ve daha pek çok hayvan türünün güçlü sosyal bağlar kurduğunu; ayrılık ve kayıp karşısında davranışlarının değişebildiğini gösteriyor. Oysa bugün “kayıp gönderge” halini alan yunuslar dışındaki bu hayvanlar, özfarkındalığı son derece yüksek olan, hayal kırıklığı, acı, korku, endişe ve mutluluk gibi pek çok duyguyu yaşayan, meraklı ve merak uyandıran muhteşem hayvanlar.
Bilim yalnızca hayvanların güçlü sosyal bağlar kurduğunu değil, aynı zamanda insanların da türlere göre seçici empati geliştirdiğini gösteriyor. Psikoloji ve hayvan çalışmaları alanındaki yeni makaleler, yukarıdaki sorumuzun bir kısmına ışık tutuyor ve insanların bu kayıplara gösterdiği empatinin türlere göre büyük ölçüde değiştiğini ortaya koyuyor.
McGrath ve çalışma arkadaşlarının 1000 kişiyle yaptığı araştırmada katılımcıların %90’ı bazı hayvanların ya da tüm hayvanların yas yaşayabileceğine inanırken, %23’ü tüm hayvanların yas yaşayabildiğini ifade etti. Araştırma ayrıca katılımcıların yas duygusunu en çok kedi, köpek, yunus ve fil gibi evcil hayvanlara ve bilişsel kapasitesi yüksek olduğu düşünülen türlere atfettiğini ortaya koydu. “Çiftlik hayvanları” olarak anılan türlere ve korku uyandıran hayvanlara ise belirgin biçimde daha az atfedildiğini gösterdi. Yani et, süt ve yumurta endüstrileri tarafından sömürülen hayvanların, belirgin biçimde daha az yas yaşayabilen hayvanlar olarak değerlendirildiği aktarıldı. Araştırmacılar, özellikle “çiftlik hayvanları” söz konusu olduğunda kamuoyunun bilimsel bulguları yeterince bilmediğine dikkat çekiyor.
Yapılan çalışmaların bazıları bunu “disenfranchised grief“, yani “toplumsal olarak tanınmayan yas” kavramıyla açıklıyor. Bazı hayvanların ölümü kamusal yasın konusu olurken, diğerlerinin yaşadığı kayıplar ve onlar için hissedilen üzüntü çoğu zaman görünmez kılınıyor. Filozof Kathryn Gillespie ise bazı hayvanların yaşamlarının ve ölümlerinin daha en baştan “yas tutulabilir”, bazılarının ise “yas tutulamaz” (ungrievable) olarak kurgulandığını savunuyor.
Her gün mal, kaynak, stok olarak görülen canlıların yaşadığı milyonlarca benzer ayrılık sessizce geçip giderken, kendimize sormamız gereken sorular belki de şunlar ve daha fazlası:
- Hangi hayvanların hissedebilirliğini görmeye, hangilerininkini görmezden gelmeye neden alıştık?
- Adalet ve empati duygularımızın sınırlarını kim çiziyor?
- Bilim hayvanların hissedebilirliğini her geçen gün daha fazla çalışmayla kanıtlarken, biz neden bunu yalnızca bazı türler için kabul edilebilir görüyoruz?
- Neden bazı acılar medyada manşet olurken, bazıları satır arasında bile geçmiyor?
- Acının ve duyguların türü mü farklı, yoksa bizim onu görme biçimimiz mi?
- Hayvanlar hakkında yeterince şey bilmiyor muyuz; yoksa bildiklerimize rağmen bazılarını görmemeyi mi tercih ediyoruz?
Eğer acı ve duygular türlere göre değişmiyorsa veya farklı şekillerde kendini gösteriyorsa, etik sorumluluğumuz neden değişsin?
–
Kaynaklar:
- ABC News, Geographe Marine Research, BBC, Mercy for Animals, Dr.Lori Marino
- Animal ethical mourning: types of loss and grief in relation to non-human animals
- Witnessing Animal Others: Bearing Witness, Grief, and the Political Function of Emotion
- Public attitudes towards grief in animals
- Animals and Grief: An Exploration of the Emotion and its Measurement in Non-Human Animals
Kapak fotoğrafı: Aaron Burden / Pexels
–





















