Hayvanları ve hayvansalları tüketmenin doğal olduğunu ileri sürmek, insan harici hayvanların gördüğü zulmü göz ardı edebilmek, iç rahatlatmak ve yapılanı normalleştirmek için kullanılan mitlerden bir tanesi de “yaşam döngüsü” argümanı. Genellikle “Ama aslanlar da ceylanları yiyor” cümlesiyle başlayan ve “doğanın dengesi” söylemiyle devam eden bir dizi önerme ve benzetme ile kendini gösteriyor.

Bu argüman insanların günümüzde hala doğanın bizzat içinde yaşadığı, hayatta kalabilmek için diğer hayvanları öldürmek ve onları yemek zorunda olduğu, hatta aynısının bize yapılması riskini göze almamız gerektiği inancına dayanıyor. Oysa bu, gerçeklerden oldukça uzak bir düşünce çünkü 4 milyardan fazla insanın şehirlerde yaşadığı günümüzde doğa ile insan arasında epey bir mesafe var[i].

Özellikle de yiyeceklerimizi marketlerden, internetten ve pazarlardan satın alırken ya da taze ürün reyonunda Anadolu parsıyla, Hazar kaplanıyla veya çizgili sırtlanla karşılaşmamız pek mümkün değilken, bu argümanı öne sürmek de gülünç olmaktan öteye gidemiyor.

Milyonlarca yıldır süregelen evrimleri sonucunda doğadaki hayvanların doğal yaşam ortamlarında seçim şansı olmadığı için başka hayvanları avlaması ile insanların hayvanları tüketmek için üretmesi, sistematik bir sömürü düzeni dahilinde bedenlerini yemesi ve vücut salgılarını içmesi arasında büyük bir fark var.

Doğadaki hayvanlar buna mecburken, insanlar bunu “zevk”, “alışkanlık” ve/veya “keyif” şeklinde tanımlayarak yapıyor.

Yabani hayvanlar hayatta kalmak için ihtiyaç duyduklarını yerler ve bazıları için bu diğer hayvanlardır. Ama biz bu düzenin bir parçası değiliz. Hayatta kalmak için hayvan yememize gerek yok ve aslında “etsiz” daha sağlıklıyız.

Ayrıca, çoğumuz hayvanları kendimiz öldürmeye hazır değiliz ama olsaydık bile, bunu yapmak için gereken hıza ve jilet gibi keskin pençeler ile dişlere sahip değiliz. Tüm bunlar bize, doğal yaşam döngüsü argümanının hiçbir geçerliliği olmadığına dair ilk ipucunu veriyor[1].

Çok açık bir biçimde bu yaşam döngüsünün bir parçası değiliz; “et”, süt ve yumurtayı elde etme biçimlerimiz de tamamen farklı.

Damak zevki, keyif, hobi, spor, eğlence?

İnsanların insan harici hayvanlara karşı davranışlarında kilit rol oynayan bu keyfi muameleye dair başka bir örnek de, bir cinayet olan avcılığın spor veya hobi olarak adlandırılabilmesi. Spor ya da hobi olduğuna inanarak bir hayvanı katletmenin akla uygun ve kabul edilebilir olduğu fikri ile katledilmiş bir hayvanın vücudunu yemek aynı yerden besleniyor.

İki durumda da insanların kimi zaman damak zevkine, kimi zamansa hobisine, sporuna ve eğlencesine hizmet etmeye zorlanmış hayvanlar öldürülüyor.

Yaşam döngüsü argümanının hayvanlara yapılanları normalleştirmeye çalışmak dışında başka bir işlevi daha var. Bu gerekçelendirme bir taraftan da insanı yüceltmeye hizmet eden bir ima taşıyor. Hayvanları ve süt-yumurta gibi hayvansalları tüketmeye “yaşam döngüsü” diyerek kendimizi doğadaki avcılarla aynı kefeye koyuyoruz. Bu kıyas biz insanlara kendimizi güçlü hissettiriyor olabilir ancak insanlar doğada yırtıcı bir avcı olmaktan da çok uzak.

Hangimizin pençeleri başka bir hayvanı öldürmeye yetebilir? Hangimizin dişleri çiğ etleri kopartıp kemikleri parçalayabilir? Ne dişlerimiz, ne de pençelerimiz doğada bir avcı olmaya uygun. Hayvanları esaret altında büyütüp, onlara kaçabilecek bir an dahi bırakmayıp onları makinelerimizin yardımıyla öldürüp ölene kadar sömürüp kendimizi aslanlarla, kaplanlarla kıyaslıyoruz.

Çarpıtılmış doğa(l) anlayışı

İnsan-hayvan-gıda ilişkisine hayvanlar açısından baktığımızda bu tarz gerekçelere neden ihtiyaç duyduğumuz gün gibi ortada. Duyguları olan hisli canlıları kafeslere, ağıllara, fabrikalara, mandıralara kapatıyoruz. Onları yapay/suni dölleme/tohumlama adı verilmiş cinsel şiddete ve korkunç acılı sakatlanmalara, hastalıklara maruz bırakıyoruz. Doğalarını bozup onları yapay seçilime uğratıyoruz. Hızla kilo almalarını sağlayacak şekilde genetik değişime zorluyoruz. Doğal olmayan yemlerle besliyoruz. Vajinalarına yerleştirdiğimiz hormon süngerleri ile üreme döngülerini kontrol ediyoruz. Güneş ışığı dahi almalarına izin vermiyoruz.

Sonra da insanlar için “et” ve diğer hayvansalları tüketmenin yaşam döngüsü olduğunu öne sürüp bunu “doğal” bir davranışmış gibi göstermeye çalışıyoruz. Tersine, günümüzde hayvanlara yapılanlar daha az doğal olamazdı.

Sadece en Orwell’ci, Kafka-vari bir distopyada böyle bir sistem “doğal” olarak kabul edilebilir.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin 2020 Hayvan Hakları İhlalleri raporuna göre 2020 yılında sadece Türkiye’de 1 milyar 211 milyon 375 bin 950 hayvan insanlar tarafından çeşitli sebeplerle öldürüldü[2]. Bu katliamın boyutunu anlayabilmek için İkinci Dünya Savaşı sırasında 75-90 milyon civarı insan öldüğünü bilmek yardımcı olabilir[3]. Bu rakamlara göre Türkiye’de yaşayan insanlar olarak sadece biz, yalnızca geçtiğimiz yıl hayvanlara İkinci Dünya Savaşı boyutunda bir yıkımı en az 13 kere hayvanlara yaşattık.

Bütün dünyada insan harici hayvanların maruz bırakıldıkları acının ve katliamın boyutunu düşünebiliyor musunuz?

Ne yiyeceğimizi ve başkalarına nasıl davranacağımızı belirleme iradesine sahibiz. İrademizi, hayvanları acı çekmekten kurtarmak için kullanabiliriz.


[1] Konu ile ilgili belgeselleri izleyebilirsiniz: What The Health (2017), The Game Changers (2018), Forks Over Knives (2011).

[2] Raporun detayları HAKİM sitesinde

[3] Kaynaktan kaynağa farklılık gösteriyor. Bir kaynakta sadece Çin’de yaşanan sivil ölümleri 50 milyon civarında:


[i] Our World in Data


Kaynaklar: Vegan Future Now, Million Dollar Vegan

Kapak fotoğrafı: © Giovanni Querzani/Comedy Wildlife Photo Awards 2021

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here